top of page

İyi Olmak Yetmiyorsa: Wellbeing’den Longevity’ye Bitmeyen Kendini İyileştirme Hali

Yazarın fotoğrafı: Selin Ekşioğlu
Selin Ekşioğlu
9 Eyl
2 dakikada okunur

Bir zamanlar sağlık, büyük ölçüde hasta olmamakla ilgiliydi. Bugün ise yalnızca sağlıklı olmak yetmiyor. Daha iyi uyumalı, daha doğru beslenmeli, stresimizi yönetmeli, bedenimizi güçlendirmeli, zihnimizi sakinleştirmeli, hormonlarımızı dengelemeli, bağırsaklarımızı iyileştirmeli, daha verimli çalışmalı ve mümkünse bütün bunları ölçmeliyiz.

Sonra bir adım daha geliyor: Yalnızca iyi yaşamamız değil, daha uzun ve daha iyi yaşamamız gerekiyor.

Wellbeing’den Longevity’ye uzanan devasa ekonomi tam da bu arzunun etrafında büyüyor. Takviyeler, uygulamalar, akıllı saatler, uyku skorları, meditasyon programları, retreat’ler, kişiselleştirilmiş beslenme planları, biyolojik yaş testleri, soğuk banyolar, kırmızı ışıklar, sürekli yenilenen rutinler…

Bunların her birinin faydalı olup olmadığı ayrı bir tartışma. Beni daha çok düşündüren ise başka bir şey: İyi olma hali ne zaman yaşamanın bir koşulu olmaktan çıkıp hayatın kendisi haline geldi?

Çünkü insan kendisini sürekli optimize edilmesi gereken bir proje olarak görmeye başladığında, tamamlanması mümkün olmayan bir işe girişiyor. Her zaman biraz daha iyi uyuyabiliriz. Biraz daha fit olabiliriz. Biraz daha sakin, üretken, genç, dengeli olabiliriz. Ve elbette biraz daha uzun yaşayabiliriz.

Tam da bu nedenle wellbeing ekonomisinin kusursuz bir tüketim alanına dönüşme potansiyeli var: İhtiyacın sona erdiği bir nokta yok.

Üstelik bu tüketim, sıradan tüketimden daha güçlü bir ahlaki zırha sahip. Yeni bir ayakkabı aldığımızda tükettiğimizi biliyoruz. Ama bir supplement, terapi uygulaması, wellness tatili ya da biyolojik yaş testi satın aldığımızda bunu çoğu zaman “kendimize yatırım” olarak görüyoruz.

Burada psikoloji de ilginç bir biçimde devreye giriyor. Kendimizi anlamak, duygularımızı tanımak ve gerektiğinde destek almak son derece kıymetliyken, her rahatsızlığın giderilmesi, her zor duygunun yönetilmesi, her kırılganlığın üzerinde çalışılması gereken bir probleme dönüşmesi başka bir şey söylüyor olabilir.

Belki de iyi oluş kültürünün en büyük paradoksu burada: Bize daha iyi hissetmenin sayısız yolunu sunarken, olduğumuz halimizle hiçbir zaman yeterince iyi olmadığımız hissini de sürekli yeniden üretiyor.

Longevity bunun belki de en uç noktası. Yaşlanmak gibi insan varoluşunun en doğal süreçlerinden biri bile artık yalnızca kabul edeceğimiz bir gerçek değil; yönetilecek, yavaşlatılacak, ölçülecek ve mümkün olduğunca ertelenecek bir projeye dönüşüyor.

Elbette daha sağlıklı ve uzun yaşamak istemekte yanlış hiçbir şey yok. Mesele yine arzunun kendisi değil; o arzunun etrafında kurulan sonsuz eksiklik duygusu.

Çünkü belki de iyi yaşamakla, hayatımız boyunca iyi yaşamaya hazırlanmak arasında önemli bir fark var.

Ve insan bütün zamanını daha sağlıklı, daha dengeli, daha farkında ve daha uzun yaşayacak bir “gelecekteki ben”i inşa etmeye harcadığında şu basit soruyu unutabiliyor: Peki ne zaman yaşayacağız?

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Her Şey Bir Deneyimse: Anlamın Tüketimi Üzerine

Bir süredir neredeyse hiçbir şeyi yalnızca satın almıyoruz. Kahve içmiyor, bir “kahve deneyimi” yaşıyoruz. Bir yere seyahat etmiyor, “kendimizi keşfediyoruz”. Bir restorana gitmiyor, bir hikâyenin par

 
 
 

Yorumlar


bottom of page